
Tarihin tozlu sayfalarındaki ilkel zehirleme taktiklerinden bugün laboratuvarlarda tartışılan modern patojenlere kadar insanlık, doğanın en gizli mekanizmalarını birer yıkım aracına dönüştürmekte ısrarcı olmuştur. Asurluların mantar zehirlerinden Orta Çağ’ın veba dolu surlarına, mikroorganizmaların görünmez dünyasından günümüzün biyolojik güvenlik tartışmalarına uzanan bu uzun yolculuk biz
İnsan aklı çok tehlikelidir. Zeki bir canlıyız; ancak zekaya kişilik eşlik etmediği durumlarda salt çıkarlarımıza göre hareket edebiliyoruz ve aklımız, çevremizde biz dahil birçok canlı türü için tehdit yaratmaya başlıyor. Aklımız ve örüntü tanıma yeteneğimiz dünyadaki birçok canlıdan daha üst düzeyde çalışıyor. Ellerimiz çevremizi şekillendirmemize olanak veriyor. Milyonlarca yıllık tarihimiz boyunca geliştirdiğimiz bir diğer yeteneğimiz de konuşabilmemiz ve yazı yazabilmemiz. Bu uygarlığımızın bilimini birikimli hale getiriyor. Yani bilgimizi ve tecrübelerimizi nesilden nesile aktarabiliyoruz. Bundan sadece birkaç yüzyıl önce yaşamış atalarımızdan herhangi birini günümüze ışınlamak mümkün olsaydı, gördükleri karşısında eminim çok büyük bir şoka uğrardı. Bizim için çok sıradan olan teknolojiler onun için sihir ya da büyü olurdu. Yeteneklerimizi iyi niyetle kullandığımızda, türümüzün hayatta kalmasını sağlayabilecek önemli başarılara da imza atıyoruz. Ancak bu, daha çok birbirimizi öldürmek için kullandığımız bir gerçek.
Çevremizdeki doğal nesnelerden yararlanarak alet yapmaya başlamamızdan, yani Homo habilis’ten (Becerikli İnsan) bu yana milyonlarca yıl geçti. Ürettiğimiz ilk aletler çevremizdeki taş, ağaç dalı veya kemik gibi nesnelerden oluşmaktaydı ve bunları daha çok avlanmak ve karnımızı doyurmak için kullanıyorduk. Aradan yüzyıllar geçtikçe kendimizi daha da geliştirdik. Tabii bilimimizi de. Bilimin ilk sağladığı imkânları avlanmak için kullandık, şimdi ise çok daha gelişmiş teknolojileri birbirimizi öldürmek için kullanıyoruz. Tıpkı bir Homo habilis’in yerdeki bir taşı kendini korumak veya avlanmak için kullanması gibi, çevremizdeki mikropları ve virüsleri de benzer amaçlarla kullanabiliyoruz. Üstelik bu yeni bir olay da değil. Milattan önce 6. yüzyıldaki bu yazılı tarihe yansıyan ilk vakalardan biri çok daha önceleri benzer başka vakalar yaşandı mı? Bunu bilemiyoruz. Yıkılmakta olan, güçten düşmüş olan Asurlulardan bir kralın aklına şehirlerini savunmak veya düşman şehirlerini teslim almak için dahiyane bir fikir geldi. Savaşmak yerine düşman şehirlerinin su kuyularının içine çavdar mahmuzu (ergonot) adı verilen bir mantar türü karıştırmışlardı ve bu ot zehirliydi. Bu zehre maruz kalan şehir halkı veya düşman ordusu, kısa süre içinde mide bulantısı ve kusmayla birlikte halüsinasyonlar görmeye ve çılgınlık halleri yaşamaya başlıyordu; ardından kas spazmları ve doku ölümleriyle felç oluyor ve tüm savaşma kabiliyetlerini yitiriyorlardı. Dahi Asurlular, sonrasında şehri çok kolay bir şekilde teslim alabiliyorlardı. Anlatılan başka bir hikâyede, korsanların merkezi olarak görülen Kirsha Kalesi'ni zapt etmeye çalışan Atina’lılar, kuşatma altındaki şehrin içinden geçen ve şehre su sağlayan nehir yatağını mühendislik yöntemleriyle kısa süreliğine değiştirdiler. Kuşatma altındaki şehir artık susuz kalmıştı. Hekkar Nehri'ne Helaborus (Çöpleme Otu) adı verilen ve zehirli bir ottan tonlarcasının köklerini ezerek nehre aktardılar; sonrasında ise nehrin yatağını ve akış yönünü tekrar normale çevirerek günlerdir susuzluktan yakınan kaleye suyun tekrar girmesine izin verdiler. Halk ve oradaki askerler günlerdir yaşadıkları susuzluğun da etkisiyle büyük bir neşe içinde susuzluklarını giderdikten kısa süre sonra mide ve bağırsak iflasıyla, şiddetli bulantı, kusma, halsizlikle kas kramplarıyla ve deliryum denilen yine halüsinasyon temelli psikiyatrik durumlarla yüzleşmek zorunda kaldılar. Kale kendini savunma gücünü tamamen kaybettikten sonra kahraman(!) Atina ordusu kaleye muzaffer biçimde giriş yaptı.
Yine anlatılan bir rivayete göre Orta Çağ’da 1346’da Cengiz Han’ın torunlarından Canıbek Bey’in ordularının kuşattığı Kefe Kalesi’nin teslim alınabilmesi için Moğol ve Tatar orduları birlikte hareket ediyordu. Ancak orduda başlayan veba salgını bugün biyolojik savaş tarihinin başlangıcı olarak kabul edilen önemli bir olayın fitilini ateşledi. Vebadan ölen askerler, mancınıklarla bugün Kırım, yani Ukrayna toprakları içinde kalan Kefe şehrinin surlarından içeri fırlatılıyordu. Kimi tarihçilere göre bu olay Avrupa’da büyük bir veba salgınının başlamasına yol açmıştır.
Örüntü tanıma yeteneğimiz sayesinde hasta insanlarla temas eden insanların da hasta olduğunu ve ölebildiğini keşfetmemizin ve bunu silah olarak kullanmamızın tarihçesi binlerce yıl öncesine dayanıyor. Ancak bu duruma tam olarak neyin neden olduğunu daha düne kadar bile bilmiyorduk. İnsanların gözle görülemeyecek kadar küçük başka canlılar yani organizmalar tarafından hasta edildiği ve bu organizmaların bir insandan başka bir insana bulaşabildiğine dair ilk teorik hipotezleri İbn-i Sina 11. Yüzyılda ortaya atmıştır. El Kanun’ül Fit Tıb adlı eserinde açıklanan Sina’nın hipotezinin net bir şekilde ortaya konması ve gerçeğin tam olarak anlaşılması için ise mikroskobun Robert Hooke tarafından icat edilmesi sonrasında geliştirilerek Anthony van Leeuwenhoek’un eline geçmesi gerekiyordu. Orta Çağ öncesinde ise İslam coğrafyasında veba hastalığını yayan gözle görülemeyecek kadar küçük canlılara dair öngörüler ifade edilirken Arapçada yabancı anlamına gelen cin kelimesi kullanılıyordu. Günümüzde hâlâ doktorların yerini almaya çalışan ve insanların dinî duygularıyla birlikte paralarını sömüren şarlatanların her durumda koydukları teşhislerin neden cin girmiş olduğunu anlamak lazım. Mikrob kelimesi ise Fransız Charles Sedillot tarafından 1878’de ortaya atılmıştır. Fransızcada çok küçük anlamına gelen mikro kelimesi ile canlı anlamına gelen bios kelimelerini bir araya getiren Sedillot, çok küçük canlı anlamına gelen mikrop kelimesinin bilim literatürüne kazandırmıştır.
Mikroplar çok küçük, tek hücreli canlılardır. Bu canlıların da tıpkı diğer tüm canlılar gibi birer DNA zinciri vardır. Onlar da tıpkı bizim gibi enerji elde etmek için beslenmeye ihtiyaç duyarlar. Bunların bazıları faydalıdır; girdikleri canlı vücutlarında, yani konaklarda, o canlının sindiremeyeceği besinleri sindirmesine yardımcı olabilir. Bağırsaklarımızda bu ve benzeri görevleri yerine getiren bize zarar yerine fayda sağlayan birçok mikrop yaşamaktadır. İki farklı canlının birbirine fayda sağladığı bu tarz ikili ilişkilere mutualist simbiyotik ilişki diyoruz. Ancak bazı mikroplar, kendi yaşamlarını sürdürüp yayılabilmek için oldukça agresif biçimde çoğalmak ve dolayısıyla da konak canlıya zarar vermek zorundadır. Varlıklarını sürdürmek için bulaştıkları konak canlıdan bir diğer konak canlıya geçebilmeleri gerekir. Mikropların bulaşabilecekleri bir canlı kalmadığında, onların da yok olmaları kaçınılmaz görünür; ancak onlar bunu bilemez ve anlayamaz. Bunun yanı sıra, canlıyla ölü arasında sürekli geçiş halinde olan bir diğer hastalık yapıcı türümüz var ki o çok daha tehlikeli. Virüsler mikrolar gibi birer hücre yapısına sahip değildir. Birer stoplazmaları ilkel de olsa organelleri yoktur. Bir virüs, DNA veya RNA’nın kapsül adı verilen bir protein yapıyla çevrelenmiş halidir. Virüsler, sahip oldukları genetik materyali kullanabilmek için konak canlının sitoplazmasına ve organellerine muhtaçtır. Bir canlıyı enfekte etmedikleri sürece, yani canlı olmayan bir ortamda, havada, suda, toprakta canlılık özellikleri göstermeden kristal yapıdadırlar. Dolayısıyla virüsler herhangi bir canlıya veya herhangi bir tüketime ihtiyaç duymadan bu protein kristal kapsüllerinin içerisinde yüzlerce hatta binlerce yıl varlıklarını sürdürebilirler. Kuzey Kutbu buzullarının erimesi moleküler biyologları bu sebeple endişelendirmektedir. Çünkü bu buzul tabakalarının altında milyonlarca yıl öncesine ait dinozorları hasta eden virüsler bulunuyor olabilir. Umalım ki bir dinozor gribi dünyayı bizim kendi laboratuvar üretimi moleküler oyuncaklarımızdan önce kucaklamasın.
Son zamanlarda haberlerde sıklıkla duymuş ve büyük bir vehimle haberleri takip ediyor olabilirsiniz. Rusya’da zatürre teşhisiyle hastaneye kaldırılan bir araştırma laboratuvarı çalışanı yapılan müdahalelere rağmen kurtarılamamış ve ölmüştür. Basına resmi makamların yaptıkları açıklamalar daha 5-6 yıl öncesine kadar COVID-19 pandemisini atlatmış olan ve bu konuda hafızası çok taze olan insanları ikna etmeye yetmemiştir. Daha önceki bir yazımızda bahsettiğimiz ve ABD’de gündem olan, ancak savaşın farklı gündemler arasında kaybolup giden DNI Biolabs skandalı ise yetkililer tarafından hiç gündeme getirilmemektedir. (Bu yazımızı okumak için tıklayabilirsiniz.)
Özetle, tarihin tozlu sayfalarındaki ilkel zehirleme taktiklerinden bugün laboratuvarlarda tartışılan modern patojenlere kadar insanlık, doğanın en gizli mekanizmalarını birer yıkım aracına dönüştürmekte ısrarcı olmuştur. Asurluların mantar zehirlerinden Orta Çağ’ın veba dolu surlarına, mikroorganizmaların görünmez dünyasından günümüzün biyolojik güvenlik tartışmalarına uzanan bu uzun yolculuk bize tek bir gerçeği fısıldıyor: Bilim ve teknoloji insan elinde ya hayatı savunan en büyük kalkanımız ya da kendi sonumuzu hazırlayan en keskin silâhımız olacaktır. Tercih ise zekâya, kişiliğe; bilgiye ise erdeme eşlik edip etmeyeceğimizde saklıdır.
Bu yazıdaki görüşler yazara aittir; derneğin kurumsal görüşünü yansıtmayabilir.