
Sonuç olarak; matbaadan yapay zekâya kadar insanlığın hayatını kolaylaştıran her büyük teknolojik devrim, ne yazık ki açgözlülük, güç zehirlenmesi ve adaletsiz paylaşım hırsıyla birleştiğinde medeniyetimizi yeni bir eşiğe, yıkımın kıyısına getirmiştir. Tarih bize göstermektedir ki, savaşları çıkaranlar kitleleri manipüle etmek için her zaman en güçlü retorik araçları ve ideolojileri kullanmış;
Dünyamızın son 100 yılında iki büyük savaş atlattık. Bu iki savaşın ortaya çıkmasına neden olan gelişmeleri okumak, günümüz için daha isabetli öngörülerde bulunmamızı ve belki de eğer mümkünse gelecek büyük tehlikelerden kaçınmamızı sağlayacak yegâne şanstır. Bu iki savaşın tetiklenmesinde ve bunların "Dünya Savaşı" diye adlandırılmasına sebep olarak en başa gelişen iletişim ve haberleşme teknolojilerini, beraberinde insanların doymak bilmez açgözlülüğünü yazabiliriz. Önce matbaanın icadı sayesinde kitap basım ücretleri düşmüş ve tarihin en değerli bilgi kaynağı, yoksul insanların da satın alıp okuyabileceği fiyatlarla satılır oldu. Bu durum, yazarları halkın anlayacağı dille eserler yazmaya itti. Dante, İlahi Komedya adlı eserinde daha önceleri sadece soyluların anlayabileceği iddia edilen dinî metinleri halkın diliyle anlatmıştı. Artık halk eğitime ve kültüre daha çok önem vermeye başlamış, aslında kendilerini yöneten seçkin azınlığın da kendilerinden hiç de farklı olmadığını görmüştü. Bu, tüm dünyada demokratikleşme yönünde adımların atılmasına ve dönemin Fransa’sında önemli bir halk devrimine neden oldu. 1789 yılında yoksulluktan bezmiş halk kitleleri sokak eylemlerine başladı. Kral XVI. Louis ve halk için "Ekmek bulamıyorlarsa pasta yesinler" ifadesini kullandığı rivayet edilen Kraliçe Marie Antoinette halk tarafından idam edildi. Bu devrim, 1799 yılında Napolyon’un gerçekleştirdiği darbe sonrasında Fransız Konsolosluğu'nun kurulmasıyla son buldu. Toplumsal olaylarla başlayan süreç askerî bir darbeyle noktalanmıştı. Napolyon döneminde demokratikleşme adına önemli adımlar atılmış ve siyasi istikrar sağlanmıştı. Ancak sonrasında Napolyon, Notre-Dame Katedrali’nde Papa’nın da katıldığı bir törenle kendisini Fransa İmparatoru ilan etti. Uzun süre iktidarda kalan liderlerin bu şekilde gücü elinde tutma arzusu, literatürde güç zehirlenmesi adını verdiğimiz bir durumdur. Sonrasında ise ülkesini savaştan savaşa sürükledi ve kendisi de devrik ve sürgün bir lider olarak Saint Helena Adası'nda hayata gözlerini yumdu. Matbaanın icadı dünya çapında insanların gözünü açmıştı, sonrasında telgraf ve telefon gibi icatlarla gelişen olaylarla ilgili haberlerin tüm dünyada yankılanmasının önü açıldı. Tüm bunların yanı sıra Sanayi Devrimi sayesinde makineleşen ve otomatikleşmeye başlayan üretim; üretilen bu yeni teknolojilerin fiyatlarını düşürüyor ve bunları hemen herkes tarafından erişilebilir kılıyordu. Sanayi devrimi sayesinde üretim artmış ve ucuzlamıştı. Üretilen bu ürünlerin satılması için yeni pazarlar gerekiyordu. Yeni pazarlar içinse Batılı devletler yeni sömürgeler bulmalıydı ve hatta bu yeni sömürgeler için birbirleriyle savaşmalıydılar. Sanayi üretimi emekleme aşamasında da olsa makineleşmeye başlamıştı, ancak tarım üretimi hâlen çalışkan çiftçilerin omzundaydı. Yeni sömürgeler ve coğrafi keşifler kölelik müessesini besliyor ve bu konudaki ucuz işçi ihtiyacına hizmet ediyordu.
Tüm bu gelişmeler sonrasında Avrupa’da işçi hakları için gösteriler başlamış, grevler yapılmaktaydı. Fabrikalarda çalışan işçiler insanlık dışı çalışma koşullarında çalıştıkları ve ücretlerini alamadıkları için isyandaydı. Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nda işçi gösterileri başlamıştı. Yine benzer şekilde Avrupa’nın diğer ülkelerinde de kadın hakları örgütleri ve başkaca sivil toplum örgütleri demokratik hakları konusunda eylemlere başlamışlardı. Bu olaylar radikal milliyetçi unsurlar tarafından bastırılmaya çalışılıyor, isyanlara katılanlar vatan hainliğiyle suçlanıyordu. Avrupa, demokratikleşme yanlısı solcular ve vaktiyle monarşinin devamını isteyen sağcılar arasında aşırı iki zıt kutup oluşturacak biçimde ikiye bölünmüştü. Avrupa ülkelerinde normal şartlarda iç krizler olarak başlayan bu durum, ülkeleri finansal çıkmazlara sürüklemekte ve içinde oldukları çıkmazı daha da körüklemekteydi. Bir insan aç kalırsa hırsızlık veya gasp gibi suçlara bulaşma ihtimali yüksektir; ancak bir devlet büyük bir finansal açmaza sürüklenirse bundan kurtuluşun tek yolu başka bir devletle ya da devletlerle savaşmaktı. Avrupa’da tüm bu olaylar sonucunda Avusturya-Macaristan veliaht prensine yapılan bir suikast ile başlayan savaş tüm dünyaya yayıldı ve bugün I. Dünya Savaşı diye adlandırdığımız savaşın kıvılcımı oldu. Bu büyük savaş sonunda tüm dünyada ulus devletlerin kurulması ve bunların demokrasiyle yönetilmesinin gerekliliği fikri yaygın bir kabul hâline geldi. Artık insanlar yeni kurulan veya demokratik yönetim sistemlerini benimseyen devletlerin yönetiminde söz sahibiydiler. Ancak bu savaş henüz tam olarak bitmiş sayılmazdı. Çünkü masadan yenik ayrılan devletlere dayatılan barış antlaşmaları onlar için son derece onur kırıcıydı ve ülkelerini, uluslarını yok olmanın eşiğine getiriyordu. Bu durum çok yakın bir gelecekte fitili ateşlenecek yeni bir savaş için önemli bir potansiyel barındırıyordu. Biz Gazi Mustafa Kemal Atatürk önderliğinde kazandığımız Kurtuluş Savaşı’yla Sevr Antlaşması'nı çok kısa bir sürede parçalayıp atmayı başarırken Almanlar, Versay Antlaşması'nın onur kırıcı maddelerinin hükümlerine çok daha uzun bir süre tahammül etmek zorunda kaldılar. Yapılan antlaşmaya göre Alman Devleti’nin ordu kurması yasaktı ve asayişi sağlamak amacıyla sadece polis teşkilatı bünyesinde silahlı güç tutabiliyorlardı. Almanlar bu durumu kullanarak polis teşkilatlarını giderek güçlendirdiler ve normal şartlarda polis teşkilatının ihtiyaç duymayacağı ağır silahları temin etmelerini sağladılar. Bu sayede polis teşkilatını bir orduya dönüştürdüler. 1929-1939 yılları arasında geçen dönem tüm dünyada Büyük Buhran dönemi olarak adlandırılır. Bu yıllar arasında komünizm ve faşizm merkezli çatışmalar, işçi grevleri ve gösterileri ve toplumsal olaylar ABD, İngiltere, Fransa, İspanya gibi ülkeleri kasıp kavuruyordu. Almanya’da da benzer şekilde komünizm ve faşizm iki zıt kutbu temsil ediyordu. Aslına bakarsanız bu iki görüşün birbirinden ayrılan en önemli boyutu; faşizm kapitalist sistemi, özel teşebbüsü ve mülkiyet hakkını devlet kontrolünde serbest bırakırken komünizmin özel mülkiyet hakkını tamamen reddetmesiydi. Bunun haricinde iki görüşte de tek partilik bir dikta rejimi ve halk açısından benzer baskı araçları söz konusuydu. Tüm bu toplumsal çatışmaların arkasından Adolf Hitler’in Avusturya’yı ilhakıyla II. Dünya Savaşı resmen başlamış oldu. Hitler, halkını savaşa ikna etmek için anti-semitizmi yani Yahudi karşıtlığını kullanmıştı. Hitler’den sonra ikinci adam olarak kabul edilen Hermann Göring, savaş bittikten sonra 1945 yılında tutuklandı. O günlerde sırf Nazileri yargılamak için yeni kurulan uluslararası savaş suçları mahkemesinde yargılanan onlarca Nazi subayından biriydi. Mahkemeye verdiği ifadede açıkça kendilerinin savaşmak için halk kitlelerini ikna etmek ve bir konsolidasyon yani birlik duygusu yaratmak amacıyla anti-semitizm kavramından kasıtlı olarak faydalandıklarını belirtmişti. 19 Ekim 1946’da idamına saatler kala hücresinde intihar ederek hayatına son veren Göring, savaşmayı ve kan dökmeyi isteyenlerin insanları buna ikna etmek için dinî veya milliyetçi retoriklerden yararlandığını açıkça ifade ettiği mahkeme tutanaklarına yansıtarak aslında tüm dünyaya önemli bir mesaj vermişti.
II. Dünya Savaşı’nın ardından tüm dünyada barışın korunması için akademik ve siyasi alanlarda çalışmalar başlatıldı. İnsanların atom bombalarının yıkıcı gücünü de görmesiyle artık barışın önemi herkes tarafından daha iyi anlaşılıyor gibiydi. Barışı korumak için birçok uluslararası kurum ve yapı ortaya çıktı. Uluslararası Savaş Suçları Mahkemesi bunlardan biriydi. Bunun yanında Uluslararası Para Fonu (IMF), Dünya Sağlık Örgütü (WHO), Birleşmiş Milletler (UN) ve bunların alt kuruluşları kuruldu. Bu kuruluşlar her ne kadar barışı korumak için kurulsa da yöneten insanların karıştıkları yolsuzluklar ve skandallar günümüzde bu örgütlerin güvenilirliğinin sorgulanmasına yol açmakta ve siyasi istikrarsızlıkları ve çatışmaları körüklemektedir. İnsanlar her ne kadar sağlam kurumsal yapılar veya teşkilatlar ortaya çıkarmaya çalışsa da bu yapılar mutlaka günün birinde yozlaşmakta ve yanlış yönetilmeleriyle amaçlananın tam tersi sonuçlara ve büyük felaketlere medeniyetimizi sürükleyebilmektedir. Barışı geliştirmek ve korumak amacıyla kurulan yapılar bizzat savaşın nedeni olma potansiyelini barındırmaktadır.
Sonuç olarak; matbaadan yapay zekâya kadar insanlığın hayatını kolaylaştıran her büyük teknolojik devrim, ne yazık ki açgözlülük, güç zehirlenmesi ve adaletsiz paylaşım hırsıyla birleştiğinde medeniyetimizi yeni bir eşiğe, yıkımın kıyısına getirmiştir. Tarih bize göstermektedir ki, savaşları çıkaranlar kitleleri manipüle etmek için her zaman en güçlü retorik araçları ve ideolojileri kullanmış; barışı korumak için kurulan uluslararası yapılar ise zamanla yozlaşarak yeni krizlerin tohumlarını ekmiştir. Geleceğin savaşlarından ve küresel felaketlerden kaçınmanın tek yolu, teknolojiyi ve bilgi kaynaklarını yok etmek değil; insan haklarını, şeffaflığı ve evrensel adaleti gerçekten savunan, yozlaşmaya direnebilen erdemli bir küresel bilinç inşa etmektir. Aksi takdirde, insanlık tarihinin karanlık cadılar bayramı kutlamaları ne yazık ki son bulmayacaktır.
Bilim ve Teknoloji Birimi Başkanlığı
Ömer KÖYLÜ
Bu yazıdaki görüşler yazara aittir; derneğin kurumsal görüşünü yansıtmayabilir.